Robert B.Cialdini’nin İknanın Psikolojisi isimli kitabında değinilen deneylerden en çok ilgimi çeken; Muzaffer Şerif ve iş arkadaşlarının (Şerif, Harvey, White, Hood & Şerif) 1961 yılında yaptığı bir çalışma. Şerif ve arkadaşları, erkek çocukların gittiği bir yaz kampında gruplar arası çatışmaları incelemeye karar veriyorlar. Bunun için deneyin bir parçası olduklarını bilmeyen çocukların sosyal ortamı, Şerif ve arkadaşları tarafından manipüle ediliyor ve etkiler gözleniyor.
Araştırmacılar, kötü niyetin ortaya çıkması için çok fazla efor sarfetmiyorlar. Çocukları iki gruba bölüp, yaşadıkları yerleri ayırıp, bir de grup ismi belirtiyorlar. Böylece birbirlerine düşman oluyorlar. Gruplar birbirlerini aşağılamaya, dalga geçmeye başladıktan sonra gruplar arasında rekabete dayalı aktiviteler düzenleniyor ve sonucunda çatışmalar, küfürleşmeler yaşanıyor. Ardından gruplar diğerlerinin kaldıkları yerleri yağmalamaya; bayraklarını çalmaya, yakmaya; tehdit etmeye ve yemek sıralarında itişip kakışmalara başlıyorlar.
Deneye göre uyumsuzluğun formülü çok basit: "Katılımcıları gruplara ayrırın ve kendi yağlarında kavrulmalarına izin verin. Daha sonra, süregelen rekabeti biraz daha alevlendirin. Ve işte gruplar arası artan nefret.”
Peki uyumluluk için ne yapmışlar?
Gruplar arasındaki rekabetin herkese zarar vereceği durumlar yaratılmış. Motto: “Ortak fayda için iş birliği gerekli.”
Yolda otobüsün “kazara” bozulması sonucunda tüm kamp öğrencilerinin otobüsü itmek zorunda kalması, film almak için parası kalmayan kamp yönetiminin tüm kamp öğrencilerinden para toplaması ve sonucunda gece beraber eğlenmeleri, patlayan bir boru nedeniyle kamp deposunda su kalmaması ve tüm kamp öğrencilerinin birlikte çözüm üretmesi gibi olaylardan sonra; eskiden birbirine düşman olan gruplar dost olmuşlar hatta son kalan paralarını da birbirlerine milkshake ısmarlamak için kullanmışlardır.
Öyleyse uyumluluk için işbirliği ve birliktelik, uyumsuzluk için ise rekabet ve gruplaşma gerekli diyebiliriz.
Stanne, D.W Honson & R.T Johnson der ki: “Pek çok grupta iş birliği sadece sevgi değil daha fazla grup başarısını da sağlamaktadır.” (1999)
Oysa Fatmanur Erdoğan; dostluk, bireycilik ve rekabet üzerine ne güzel tespitlerde bulunuyor:
“Şehir hayatımızda, profesyonel ve çok önemli iş ortamlarımızda takım ruhu oluşturmaya, birlik içerisinde birşeyleri gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Eğitimler üzerine eğitimler alıyor, kurum kültürüne uygun insanlar olarak gelişiyoruz. Eğitim odalarından çıkınca her birimiz rekabetin kol gezdiği gerçek iş ortamlarına dönüyoruz. Şöyle bir gerçekle karşılaşıyoruz:
Bir adet açık pozisyon ve pozisyona talip 20 adet çalışan. Takım oyuncuları birden lobi faaliyetleri için kolları sıvamaya başlıyor, ne de olsa, her kazanç bir kaybı beraberinde getirmek durumunda. Her gün “bireysel gelişim” adına rakiplerimizden bir adım öne çıkacak şekilde kendimizi kuvvetlendiriyoruz. Elbette bunu “kendimiz” için yapıyoruz. Bizler sadece ve sadece “kendimizle yarışıyoruz.” Birimiz takım lideri oluyor, pozisyon atlıyor takım oyunculuğundan terfi ediyoruz. Ama elbette, her liderin iyi bir takım oyuncusu olması gerektiğini de çok iyi biliyoruz. Bu yüzden takım oyuncusu arkadaşlarımızla kucaklaşıyor, bir sonraki fırsatı kapmak ve elbette grubun başarısı için “kendimize odaklanmaya” ve pozisyonumuzu kuvvetlendirmeye devam ediyoruz.”
Başarıyı getirecek motivasyonun ve iş birliğinin rekabet ile yaratılabileceğine inanan yöneticiler; aynı zamanda birbiriyle rekabet halindeki çalışanlarının kolay yönetilebildiğini bilirler. Çünkü rakibinizi geçebilmek için onun gibi olmanız yeterli değildir. Ondan farklı olmanız gerekir. Bu ise iş hayatında şu manaya gelir: “Doğruyu söylüyor bile olsa karşı çık.”. Havadaki kötü kokuyu aldınız mı?
Hatalı hedeflerin oluşturduğu problemlerden bahsetmiştim. Bazı hedefler doğru olmalarına rağmen çok soyut göstergelere sahiptir. Bu göstergeler zamanla çarpıtılır ve hedef haline gelirler. Mesela 'iş hayatında başarılı olmak’ gibi soyut bir hedefi olan bir kişi için en kolay başarı göstergesi terfidir. Böylece kişi artık başarılı olmaya değil müdür olmaya odaklanır. Etrafımızdakilere iş hayatında başarılı olduğumuzu gösterebilmek için iki etkili göstergemiz vardır:
- Maaş
- Ünvan
Ancak ne yazık ki artık başarılı olduğumuz için maaş ya da ünvan kazanmıyoruz. Ünvan ya da maaşımızdan dolayı başarılı gibi görünüyoruz. Ünvana ya da maaşa odaklı olmak bizleri gerçek başarılardan, galibiyetlerden uzaklaştırıyor diye düşünüyorum. Ayrıca sadece bunlara odaklı olmak Uğur Özmen’in de belirttiği diğer bozuklukların da göstergesi.